Tekstil Sektöründen Anadolu’ya “Corona Virüs” Göçü Olacak Asgari Ücretle Geçinen Tekstil Çalışanı Desteklenmeli. Tekstilin önde gel...           • Iğdır Belediyesinden Larvasit Mücadelesi Iğdır Belediyesi tarafından İl etrafında bulunan kanallarda sinek yumurtasına (Larvasit) karşı m&u...           • İl Emniyet Müdürü: Hava Güzel… Hayat Daha Güzel… Evde Kal Iğdır… Değerli Iğdırlı Hemşerilerimiz, Korona virüs hastalığı 2019 (KOVİD 19) insanları etkileyen ş...           • Yerine Kayyım Atanan Halfeli Belediye Başkanı Hasan Safa Tutuklandı Halfeli Belde Belediye Başkanı Hasan Safa Tutuklandı İçişleri Bakanlığı tarafından 23 Mart...           • SARS ve Koronavirüsü Durduran Profesör:Türkiye 3 Hafta Evden Çıkmasın Çin’de daha önce SARS, kuş gribi, domuz gibi salgınlarında mücadele eden ve...           • 'Virüs Tehlikesine Karşı Tekstil Çalışanları Ücretli İzne Ayrılmalı' Dünya Sağlık Örgütünün pandemi ilan etmesi ve ülkemizde de Covid-19 ...           • Iğdır Barosu:Cinsel İstismar Suçları İnfaz İndirimi Kapsamında Olmasın Iğdır Barosu: Çocuğa Yönelik Şiddet Ve Çocuğun Cinsel İstismarı Suçları ...           • Iğdır Belediyesi Yolları Sabunlu Suyla Dezenfekte Ediyor Iğdır Belediyesi, dünyayı etkisi altına alan korana virüsüne karşı aldığı tedbirler...           • Iğdır İçin Daimi İşçi Alımı Duyurusu: 52 Kişi Alınacak Sağlık Bakanlığı’nın Iğdır İli hizmet birimleri bünyesinde çalıştırılmak üz...           • Okulların Kapalı Kalma Süresi 30 Nisan'a Kadar Uzatıldı Bakan Koca sözlerini şu şekilde sürdürdü: "Koronavirüse karşı verdiğimiz ...           
Site İçi Arama
Haber Arşiv
     
İstatistikler
Toplam: 1573639
Aktif: 27
Bugün: 1396
Dün: 1930
Son Videolar

Iğdır Tanıtım Videosu
355 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Zahiro İdîr'e Dibeje
214 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Şahmeran Efsanesi
382 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Ejder Kervansarayı
337 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Tanıtım Görüntüleri
296 İzlenme, 0 Yorum

Em.Md. Yüksel Babal Unutulmaz
307 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Tanıtım Filmi
297 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'dan Defile Görüntüleri
344 İzlenme, 0 Yorum

Aşık Hizani Iğdır Eşliğinde
302 İzlenme, 0 Yorum

Çille Neçe
317 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'da Nevroz
284 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Sesi Eşliğinde Iğdır
282 İzlenme, 0 Yorum

Bî Kurdi İdîr
308 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır kMM'den Görüntüler
303 İzlenme, 0 Yorum

Ahura Mazda Iğdır'da
310 İzlenme, 0 Yorum
Iğdır Nöbetçi Eczaneler

Soykırım, Katliam Ve Bir Hikaye -

Soykırım, Katliam Ve Bir Hikaye

Yazar:  |  Tarih: 17 / 02 / 2020 |  Yazı Okunma: 10370


Değerli okuyucular!

Sizleri bugün zor bir konuyu birlikte irdelemeye davet ediyorum. “Soykırım” ve “katliam” kelimeleri anlam olarak sadece medyada, popüler kültürde değil aynı zamanda konuyla ilgili Sivil Toplum Örgütlerinin açıklamalarında ve hatta Dış İşleri Bakanlığı yetkililerinin ifadelerinde yanlış olarak kullanılmaktadır. Bu yazının amacı özellikle soykırım ve katliam anlamında sıkıntılar yaşayan ülkemiz ve özellikle zor bir bölgede yer alan Iğdır için aydınlatıcı bilgiler sunmaktır.

Biliyorum, birçok okurum bana tepki gösterecek, hainlikle suçlayacak hatta bu yazıyı birilerinin isteğiyle kaleme aldığımı düşünecektir. Bütün bu olumsuz görüşlere ve eleştirilere hazırım. Benim bir aydın olarak görevim okumalarımın, gözlemlerimin ve mantığımın bana zorladığı doğruları seslendirmek, okuyucuya duyurmaktır.

Türkiye, “Soykırım” suçlamasından çok çekti. Bunu hepimiz biliyoruz. Her geçen yıl bir ülkenin parlamentosu “Ermeni Soykırımı” konusunu gündemine alıyor, verilen öneri oy çoğunluğuyla kabul ediliyor. Türkiye Dış İşleri yetkililerinin yıllar süren beceriksizlikleri yüzünden kamuoyu, 24 Nisan gününü korkarak beklemekte acaba ABD Cumhurbaşkanı, “Soykırım” kelimesini telaffuz edecek mi diye merakla bekler durumda kalmaktayız. Artık ABD de “Ermeni Soykırımı” yasa tasarısını kabul ettiğine göre bundan sonra ne olacak gibi bir soru haklı olarak sokaktaki insanın zihnini meşgul etmektedir.

“Soykırım” ve “katliam” kelimeleri aynı anlamı taşımaz. Birini diğerinin yerine kullanmamız doğru değildir. Gerçi popüler kültürde bu kelimeler gelişigüzel kullanılmakta, esas noktalar göz ardı edilmektedir.

Öncelikle değerli okuyucularımı bir konuda net bir şekilde bilgilendirmek isterim: “Soykırım” diplomatik bir terimdir ve genellikle Dış İşleri Bakanlığı yetkililerinin kullanımına uygundur. “Katliam” kelimesinin böylesine resmi bir yanı yoktur. Şunu ifade etmek istiyorum ki “Soykırım” kelimesini kullanmak için “devlet” kavramının işin içinde olması gerekir. Yoksa da hiçbir şey ifade etmeyen gelişigüzel ve yanlış bir kullanım olur.

Burada bir parantez açmak istiyorum: Türk Dış İşleri Bakanlığının çok köklü (!) bir geleneğe sahip olduğu iddia edilir ve belli kesimler Bakanlığın çalışmalarından övgüyle bahsederler. Ben aynı görüşte değilim. Dış İşleri

Bakanlığının Osmanlıya dayanan derin bir kökü olabilir ama yeşeren ne bir dalı ne de meyve veren bir çiçeği var. Dış İşleri yeni bir anlayışla yeniden yapılandırılmalıdır. Zamanında doğru hamleler yapabilseydi her seferinde Türkiye’nin önüne çıkarılan “soykırım” benzeri suçlamaları aşacak kabiliyette bir diplomasi izlemesi mümkün olacaktı.

SOYKIRIM

Soykırım ifadesini ne zaman kullanabiliriz? Eğer bir devlet kendi sınırları içinde yaşayan vatandaşlarının bir kısmını ırk, din, dil, mezhep veya buna benzer sosyolojik kimlik esasında hedef alıyorsa, bunun için hükümet kararı çıkartıp onaylıyorsa buna “Soykırım” denir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1915 yılında hükümet olarak “Tehcir Kanunu” çıkardı. Bu kanunun amacı sadece güvenlik amacıyla Doğu Anadolu’daki Ermenileri, ilerleyen Rus askerlerine lojistik destek vermelerine engel olmak anlamında çıkarıldığı iddia edildi. Ama bu aldatmaca veya suçu saklama psikolojisidir. Çıkarılan yasanın amacı Anadolu’da yaşayan tüm Ermenileri tehcire yani zorunlu göçe zorlamaktı. Devlet artık vatandaşı olan Ermenileri kendi sınırları içinde görmek istemiyordu. Bu Ermeni isterse Erzurum’da yaşasın isterse Kütahya’da. Ermeni nüfus devletin çıkardığı ve telgrafla tüm askeri birimlere ilettiği kararla, bulundukları köy, kasaba veya mahallelerden toplanarak toplu halde yola çıkarıldılar. Yürümek zorundaydılar. Yaşlılar, hastalar, çocuklar yollarda öldü. Devletin yönetiminde olan Kürt Hamidiye Alayları da talan için yola düşen Ermeni sivillere saldırdılar, ganimetlere el koydular. Bazı Kürt aşiretleri Ermenileri korumaya aldı, sakladı. Direnen Ermeniler acımasızca öldürüldüler. Sonuçta 5-6 aylık bir sürede tüm Anadolu’da tek bir Ermeni kalmamıştı. Tamamı Suriye çöllerine doğru çıkarılmış, açlık, sefalet ve hastalık Ermeni nüfusun belini bükmüştü. Kendisini kurtarabilenler Fransız işgalindeki Lübnan gibi ülkelere sığındılar, sonraki yıllarda buradan tüm dünya ülkelerine dağıldılar.

Şimdi şu soruyu sormak istiyorum? Bu bir katliam mı, tehcir mi yoksa soykırımı mı? Cevabımı bekletmeden vermek isterim: Bu bir soykırım idi çünkü bir devlet çıkardığı bir yasayla kendi vatandaşlarını yani tüm Ermeniler Anadolu’dan silip atmıştı.

KATLİAM

Devam edelim. Sonraki yıllar Şeyh Sait İsyanı, Ağrı Dağı İsyanı ve Dersim İsyanı yaşandı. Özellikle Zilan deresinde binlerce sivil öldürüldü. Aynı durum Dersim içinde geçerliydi. Zorunlu göç kanunu çıkarıldı, Kürtlerin çoğu Batı Anadolu’ya sürüldü. Şimdi sormak isterim: Bu bir tehcir miydi, bir katliam mıydı yoksa bir soykırım mıydı? Cevabımı hemen vermek isterim: Bu bir katliamdı. Soykırım değildi. Soykırım olması için bütün Kürtlerin öldürülmesi veya sınır dışına çıkarılması yönünde bir karar almış olması gerekirdi. TC Ordusu Ağrı Dağına saldırdığında isyana katılsın veya katılmasın tüm Kürtleri hedef alıp öldürmedi veya tüm Kürtleri yurt dışına çıkmaya zorlamadı. Bunun böyle olmadığını biliyoruz. Devlet sadece asi olarak tanımladığı isyancıları ve ailelerini hedef aldı, diğer Kürtlere dokunmadı. Üstelik on yıl sonra isyana katılan Kızılbaşoğlu, Sakan gibi aşiretleri affedip onların tekrar Türkiye’ye dönmesine izin verdi.

TC Devleti, Ağa ve Beyleri Sürgün yasasıyla on binlerce Kürt’ü yurtlarından etti, Batı Anadolu veya Trakya’ya sürdü. Önemli olan nokta şu: TC Devleti Kürtleri sınır dışı etmedi, ülke içinde bir yerden başka bir yere sürdü. Bu anlamda Zilan Deresinde, Şeyh Sait İsyanında, Ağrı Dağı İsyanında ve Dersimde yaşananları katliam olarak değerlendirmek zorundayız.

Yakın tarihimizden başka bir örnek vermek istiyorum: Bildiğiniz gibi 1970’li yıllarda Maraş ve Çorum’daki Alevi yurttaşlarımıza karşı saldırılar düzenlendi, yüzlerce sivil öldürüldü. Bu bir katliam mıydı yoksa bir soykırım mıydı? Soykırım olabilmesi için TC Hükümetinin, “Ülkedeki tüm Aleviler öldürülmeli veya sınır dışı edilmeli,” şeklinde bir karar almış olması gerekirdi. Böyle bir karar olmadığını biliyoruz. Bu yüzden bu olayları katliam olarak değerlendirmek zorundayız.

“Soykırım” ve “Katliam” ifadelerinin uluslararası diplomasideki anlamını daha iyi vermek için bu kez de ABD ve Kızılderililer örneğini ele almak istiyorum. Kızılderililer, ABD sınırları içinde yaşadıkları için bu ülkenin doğal vatandaşları durumundaydılar. Merkezi hükümetin emriyle ABD askerleri Kızılderilileri sistematik biçimde öldürdü. Bu tıpkı Ermeni olayında olduğu gibi bir soykırım idi. ABD sonraki yıllar Vietnam’a saldırdı. Napalm bombalarıyla yüzbinlerce sivili öldürdü. Bu bir katliam mıydı yoksa soykırım mıydı? Uluslararası diplomasi bunu “katliam” ve “savaş suçu” olarak değerlendirir çünkü Vietnamlılar ABD vatandaşı değillerdi.

Gelelim bizim güzel Iğdır’ımıza: Iğdır, “”Soykırım” kelimesinin belki de en yoğun kullanıldığı illerden birisidir. Bunun nedeni geçmişte Ermenilerle yaşanan olaylardır.

Şu soruyu sormak istiyorum: Iğdır’da bir Soykırım Anıtı var. Acaba bu anıtın dikilmesi meşru mudur? Benim cevabım evet olacaktır. Çünkü 1918-1920 yılları arasında Ermenistan Devleti kurulduğunda Iğdır ilini kendi sınırları içinde gösterdi yani Iğdırlı Müslümanlar bir bakıma yeni kurulan devletin vatandaşıydılar. Ermenistan, hükümet kararıyla Müslüman ahaliden kurtulmaya karar verdi. Kürt ve Azeri köylerini bastı, sivilleri acımasızca öldürdü, saldırılardan korkan binlerce sivil Ermenistan Devleti sınırlarını yani Iğdır’ı terk ederek ya İran Azerbaycan’ına ya da Osmanlı Devletine sığındılar. Ermenilerin yaptığı bir katliam değil kendi vatandaşlarını toptan yok etmeyi hedeflediği için bir soykırımı idi.

Bütün bunları anlattıktan sonra Karabağ sorununu ele almak istiyorum. Iğdır’da bu konuda ciddi çalışmalar yapan Sivil Toplum Kuruluşlarımız olduğunu biliyoruz. Çalışmalarını yakinen izliyor ve takdir ediyorum. Ancak bir konuda hata yaptıklarını hatırlatmak isterim: Uluslararası ilişki de “duygu” değil “mantık” geçerlidir.

Gerek Azerbaycan Devleti vatandaşları gerekse Iğdır’da yaşayan Azeri nüfus, Xocalı ve Karabağ olaylarını bir “soykırım” olarak değerlendiriyor. Bu ifade uluslararası ilişkiler literatürüne göre hatalı bir kullanımdır çünkü soykırım ifadesini kullanırsak, Xocalı ve Karabağ’ın Ermenistan Devletinin meşru sınırları içinde yer aldığını zımni olarak kabullenmiş oluruz ama biliyoruz ki Xocalı ve Karabağ, Azerbaycan Devletinin meşru sınırları içindedir. Bu yüzden Ermenistan’ın Xocalı’daki katliamını ve Karabağ saldırısını “soykırım” olarak değil, tıpkı Vietnam örneğinde olduğu gibi bir savaş suçu ve sivillerin haksız katliamı olarak değerlendirmemiz gerekiyor.

Konuyla ilgili Sivil Toplum Örgütlerinin yaptıkları açıklamalarda “fevri” ve “duygusal” değil mantıklı hareket etmesini öneririm. Aksi takdirde ileride yapılacak olan pazarlıklarda bunun bedeli ağır ödenecektir veya çözüm savaşta aranacaktır. Bu da diplomasinin zayıflığı ve yenilgisi anlamına gelecektir.

 

BİR HİKAYE

GÜNGÖRMEZ YAYLASINDA FUTBOL MAÇI

Güngörmez köyü Iğdır merkeze 40 km uzaklıktadır. Çocuk yıllarımızda ailem yarı göçer bir yaşam biçimini benimsemişti. 50-60 kadar ineğimiz vardı. Mayıs ayıyla birlikte önce inekler yola çıkarılırdı. Hayvanların Iğdır’ın sıcağına dayanmaları mümkün olmadığından yaylacılık zorunlu bir uğraştı.

İnekler ağır ağır Güngörmez yaylasına doğru yol alırken, evde de hummalı bir çalışma başlar, siyah kıl çadırlar onarılır, her şey hazır olduğunda, bağrışlar çağırışlar içinde eşyalar traktöre yüklenip yola çıkardık. O yıllar yolların durumu çok kötüydü. Bugün arabayla 20-30 dakikada ulaşılan Güngörmez köyüne o yıllar ulaşmak zahmetli bir yolculuk gerektiriyordu. Traktör yol alırken birden önüne kocaman bir kaya çıkar, köylüler römorktan iner, taşı söküp atmak için dakikalarca uğraş verirlerdi. Taşlıca köyünde mola verilir, ertesi gün yola devam edilirdi.

12 yaşındaydım (1970). Futbola ve Texas-Tommiks okumaya merakım had sahfadaydı. Biriktirdiğim bütün Teksas-Tommiks’leri yanıma almıştım. Traktör tozlu yolda ilerledikçe ben bir yandan zevkle Teksas-Tommiks’lerimi okuyor bir yandan da futbol topumu sevgiyle okşuyordum.

Nihayet traktör bizi Güngörmez yaylasında siyah çadırı kuracağımız yere getirdi. Köylüler zaten akrabamız sayılırdı. Herkes biryandan el atınca kocaman kıl çadır ve yanı başında beyaz çadır hemen kuruluvermişti.

Gün içinde buzağıları (golik) otlatmakla görevliydim. Yapılacak fazla bir iş yoktu doğrusu. En çok sevdiğim köpeğim Bıgır yanımdan ayrılmaz kendimi hep güvende hissederdim.

Buzağıları dağın yamacına çıkarır, yaşıtım olan diğer çobanlarla bir araya gelip oyun oynardık. Onların en büyük zevki uzun kertenkele yakalamaktı. Bugün bile dağ köylerine giderseniz tarlanın ortasında taş yığınları görürsünüz. Çocuklar taş yığının etrafını alır, ellerindeki sopaları her an vurmaya hazır şekilde havada tutar, birkaç çocuk da yavaş yavaş taşları bir kenara atarak saklanan kertenkelenin ortaya çıkması için çaba gösterirlerdi. Aniden hiçbir yerde görmediğim kırmızı renkteki yılan gibi uzun bu kertenkele kaldırılan taşın altından fırlar, aramızdan sıyrılır başka bir taş yığının arasına saklanırdı. Onu yakalamak veya öldürmek asla mümkün olmazdı.

Bir gün futbol topumu yanıma alarak çoban arkadaşlarımın yanına geldim. Şaşkınlıkla etrafımda toplandılar. Ben topu ayağımın etrafında çeviriyor, numaralar yapıyordum. “Hadi gelip topu benden alın!” diye bağırdığımda

ellerindeki değnekleri hava sallayarak topa karşı hücuma geçtiler. Onları zorlukla durdurabildim. Kürtçem derdimi anlatacak kadar iyi değildi ama çocuklar el işaretiyle çabuk anlaşırlar. Topa değnekle vurmayı yasakladım. Futbol maçımız tekrar başladı. On tanesi birden üzerime geldi. Ben de usta bir vuruşla topu onlarından üzerinden aşırıyor, şaşkın bakışları arasında kendimce futbol numaraları yapıyordum.

Bazen top kontrolümden çıkıyordu. On kişi topun üzerine çullanıyor, top yerine arkadaşlarının bacaklarına sert darbeler indiriyor, itiyor, güreşiyor, topa ulaşmaya çalışıyorlardı.

Topu yakaladım. “Futbol böyle oynanmıyor!” diye bağırdım. Türkçeyi az konuşan bir çocuk vardı. Onun yardımıyla futbolun kurallarını açıkladım. İki takım kurduk. Gol demenin ne anlama geldiğini anladılar. Tek sıkıntımız bulunduğumuz yer düz değildi. Bir kale yokuşun tepesinde bir kale de yokuşun dibindeydi. Varsın olsun!

Gençler yavaş yavaş itmeden, tekme atmadan kuralına göre oynamaya başladılar. Onların futbola bu kadar çabuk ısınmaları beni şaşırtmıştı. Başka bir sorun daha vardı. Bazen top dağın yamacından aşağı doğru yuvarlanıp çok uzaklara gidiyordu. Topu yakalayıp getirmeye istekli o kadar çocuk vardı ki… Zaten köyün bütün çocukları oradaydı.

Futbol oyununa kendimizi öylesine kaptırırdık ki koyunlar, buzağılar buğday tarlarına girer zarar verirlerdi. Tarla sahipleri hışımla gelir, peşimize düşerdi. O uzaklaştıktan sonra biz kaldığımız yerden oyunumuza devam ederdik.

Birkaç hafta sonra artık iddialı maçlar yapacak duruma gelmiştik. Doğrusu artık ben de zorlanmaya başlamıştım. O gün ciddi bir maç olacaktı. Maç uzadıkça uzadı. Ter-kan içinde kalmıştık. Annem gelmediğimi görünce çobanı göndermiş buzağıları inekleri sağmak için çadıra götürmesini sağlamıştı. Maç bittikten sonra topu elime alıp çadıra doğru yola koyuldum.

Koyunları yıkamak için derenin önü uygun yerlerde taşla kapatılır, küçük göletler yapılırdı. Terli terli buz gibi soğuk suya daldım. Topu elime alıp çadıra doğru yokuşu tırmandım.

İlk önce her şey yolundaydı! Annem inekleri sağıp bitirdi. Süt çekme ve yağ ayırma makinamız vardı. Kolu döndürmek benim görevimdi. Annem sütü hazneye dolduruyor ben de kolu yavaş yavaş çekerek, makinayı çalıştırıyordum.

Akşam yemeğini yedik. Semaverde kaynayan çayımızı zevkle içtik. Artık uyku zamanıydı. Annem yer yataklarını serdi. Yatağın en başında benden iki yaş büyük kardeşim Ahmet, onun yanında ben, benim yanımda Leyla, onun yanında da Süheyla balık istifi dizilirdik. Doğrusunu isterseniz Ahmet’in yanında uyumaya pek istekli olmazdım. Sık sık gaz çıkarır, havasızlıktan nerdeyse boğulur gibi olurdum.

Gecenin bir yarısıydı. Nefes almakta zorlandığımı anladım. Annemin yatağına gittim. Nefes alamadığımı görünce zavallı hemen bir ateş yaktı ve yanına bir yatak serdi. Yatağa uzandım. Nefes alamıyordum. Gözlerimi gökyüzüne dikmiş, pırıl pırıl ışıldayan yıldızları seyrediyordum. Öleceğimi düşündüm. Annem işin ciddiyetini anladığı için hemen sırtıma küp (kupa) attı. Biraz terledim. Ama hâlâ nefes alamıyordum. Sabahı çıkarmam zor görünüyordu. Konuşamıyordum. Topumu, Teksas ve Tommiks’leri işaret ettim. Annem onları yanı başıma koydu. Sevdiğim köpeğim Bıgır da sıkıntıda olduğumu anlamış gibi yatağıma yaklaştı, başını iki ön ayaklarının arasına koyarak bana bakakaldı. Soluğunu yüzümde hissediyordum.

Sabaha kadar uyuyamadım. Köyde ne telefon, ne sağlık ocağı vardı. Güneşin ışıkları karşı tepelere vurunca içimde biraz rahatlama oldu. Köyün yaşlı kadınları bilmediğim bitkileri göğsüme yerleştirdiler. Zaten birkaç hafta sonra Iğdır’a dönecektik. Artık yatağa bağlı bir hastaydım.

Iğdır’a vardığımızda annem ben Doktor Şaziye Karasu’ya götürdü. Doktor hanım çok kızgındı: “Zatürree olmuş! Hem de ciddi boyutta. Niçin daha erken getirmediniz?” Elbette kimse suçlu değildi. Annem o günün koşullarında olabilecek en büyük ihtimamı göstermiş, bir dediğimi iki etmemiştim. Tek tesellim yatağımda Teksas-Tommiks’leri defalarca yeniden okumak olmuştu. Belki de beni hayata bağlayan bu kitaplara olan sevgimdi.

Doktor Hanım yoğun bir penisilin iğnesi tedavisi öngördü. Altı ay boyunca her gün kalçamdan iğne yedim. Yıllar sonra ne zaman bir akciğer filmi çektirsem doktorların bana sorduğu ilk soru şöyle olur: “Çocukluğunuzda şiddetli bir zatürree geçirdiniz mi?”

Ben de o dağın yamacında oynadığımız futbolu, buz gibi soğuk göleti, Teksas-Tommiks’i hatırlayarak, “Evet!” demekle yetiniyorum.




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları
Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail *
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)

Köşe Yazıları
Facebook
Twitter
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Fotoğraf Galerisi
Iğdır Resmi Siteler
Gazeteler

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi