İlçe Tarım Müdürü Salih Akkuş'tan Örnek Davranış Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde İlçe Tarım Müdürü olarak gö...           • HDP'li Vekil Habip Eksik: AKP Çalmak İçin Kayyım Atıyor Halfeli Belde Belediyesi'ne kayyım atanarak eşbaşkanı Hasan Safa’nın tutuklanmasına tepki g&...           • Bahar Aylarında Çok Çeşitli Beslen Bağışıklığını Güçlendir Sağlıklı ve dayanıklı bir metabolizma için öncelikle her gruptan doğal besinleri t&uum...           • Ağaçları Budayan Belediye, Kendi serasından 70. Bin Çiçek Ekimi Yaptı Park Bahçeler Müdürlüğü Bahar Aylarının Gelmesi İle Birlikte Çal...           • Taddef Genel Başkan Yardımcısı Ünsal: Ermeniler Soykırımcı Bir Millet Türkiye Azerbaycan Dostluk Dernekleri Federasyonu(Taddef) genel başkan yardımcısı ve basın s&...           • Tekstil Sektöründen Anadolu’ya “Corona Virüs” Göçü Olacak Asgari Ücretle Geçinen Tekstil Çalışanı Desteklenmeli. Tekstilin önde gel...           • Iğdır Belediyesinden Larvasit Mücadelesi Iğdır Belediyesi tarafından İl etrafında bulunan kanallarda sinek yumurtasına (Larvasit) karşı m&u...           • İl Emniyet Müdürü: Hava Güzel… Hayat Daha Güzel… Evde Kal Iğdır… Değerli Iğdırlı Hemşerilerimiz, Korona virüs hastalığı 2019 (KOVİD 19) insanları etkileyen ş...           • Yerine Kayyım Atanan Halfeli Belediye Başkanı Hasan Safa Tutuklandı Halfeli Belde Belediye Başkanı Hasan Safa Tutuklandı İçişleri Bakanlığı tarafından 23 Mart...           • SARS ve Koronavirüsü Durduran Profesör:Türkiye 3 Hafta Evden Çıkmasın Çin’de daha önce SARS, kuş gribi, domuz gibi salgınlarında mücadele eden ve...           
Site İçi Arama
Haber Arşiv
     
İstatistikler
Toplam: 1574537
Aktif: 37
Bugün: 796
Dün: 2077
Son Videolar

Iğdır Tanıtım Videosu
358 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Zahiro İdîr'e Dibeje
216 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Şahmeran Efsanesi
385 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Ejder Kervansarayı
341 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Tanıtım Görüntüleri
298 İzlenme, 0 Yorum

Em.Md. Yüksel Babal Unutulmaz
312 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Tanıtım Filmi
301 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'dan Defile Görüntüleri
346 İzlenme, 0 Yorum

Aşık Hizani Iğdır Eşliğinde
306 İzlenme, 0 Yorum

Çille Neçe
322 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'da Nevroz
288 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Sesi Eşliğinde Iğdır
283 İzlenme, 0 Yorum

Bî Kurdi İdîr
312 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır kMM'den Görüntüler
304 İzlenme, 0 Yorum

Ahura Mazda Iğdır'da
312 İzlenme, 0 Yorum
Iğdır Nöbetçi Eczaneler

İnsan Denen Varlık! Kimdir, Nedir, Nasıldır? - Prof. Dr. Ahmet ÖZER

İnsan Denen Varlık! Kimdir, Nedir, Nasıldır?

Yazar: Prof. Dr. Ahmet ÖZER |  Tarih: 20 / 02 / 2020 |  Yazı Okunma: 171


Tekamüle Çalışan Varlık Olarak İnsan

Dünyadaki varlığını eskisi gibi sürdüremeyen, diğerleriyle olduğu kadar doğa âlemiyle etkileşim içine girme çabaları işe yaramayan insan günümüzde radikal bir krizle karşıkarşıyadır. Varlığını sürdürme çabaları bazı sorunlarla tehdit edilen bir yaşam formu veya bir canlı türü, ya ölür, ya nesli tükenerek yok olur, ya da evrimsel bir sıçrama yaparak içinde bulunduğu koşulların sınırlarını aşar. Bunlardan hangi gelecek bekliyor insanoğlunu dersiniz?

Bu gezegendeki yaşam formlarının ilk olarak denizde geliştiğine inanılmaktadır. Henüz karada herhangi bir hayvan yaşamazken, denizler çeşitli canlı türleriyle dolup taşıyordu. Denizde yaşayan bu yaratıklardan biri, bir noktada kuru toprağa çıkmaya yeltenmiş olmalı. Belki ilk başta, sadece birkaç santim sürünebilmiş ve gezegenin müthiş yerçekimi nedeniyle bitap düşerek, bu çekimin hemen hemen hiç olmadığı ve çok daha rahat koşullar altında hayatını sürdürebileceği suya geri dönmüştür. Bu denemesini çok uzun bir zaman süreci boyunca defalarca tekrarlamış olmalı.. Sonunda, karada yaşamaya uyumlu bir hale gelmiş, yüzgeçlerinin yerini ayaklar, solungaçlarının yerini ise akciğerler almıştır. Ancak bir canlı türünün herhangi bir kriz durumuyla karşılaşmaksızın ve mecbur kalmadıkça yabancı bir ortamda yaşamaya cüret etmesi ve evrimsel bir dönüşümden geçmiş olması pek muhtemel görünmemektedir. Dolayısıyla balıklar, içinde yaşadıkları büyük bir deniz parçasının ana okyanusla bağlantısının kesilmesi, suyun binlerce yıl boyunca yavaş yavaş çekilmesi sonucunda kendi habitatlarını terk etmek ve evrimleşmek zorunda kalmış olmalıdırlar.

 

Bu açıdan bakıldığında insanoğlunun beyin sahibi olması ve zamanla yürüyerek ön ayaklarını el olarak boşa çıkaran ayak sahibi olması büyük önem taşır. Ön ayakların el olarak boşa çıkması üretimin ve yaratımın ana kaynağı olmuştur. Burada beynin büyük işlevinden sözedilebilir. Ne ki insan beyninin arızalı ve sorunlu olduğu gerçeği her geçen gün daha da aydınlanmaktadır. Nitekim, insanlık tarihi beynin bizim yüceltiğimiz etiğe ve yaratıma tam uymayan yanlarının olduğunu gösteriyor. Antik çağ bilgelerinin 2500 yıl önce farkettikleri insan beynindeki işlevsel- bozukluk, bilim ve teknoloji yüzünden daha da artmış, hatta tarihte ilk kez gezegenimizin varlığını tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Buna geçmeden önce mahcur ve eksik bir varlık olarak doğan insanın eksikliklerine ve bunu giderme serüvenine bir göz atalım.

 

Eksiklerini Gidermeye Çalışan Varlık Olarak İnsan

İnsan dört bakımdan eksik bir varlık.

1) İnsan biyolojik olarak eksik bir varlıktır: Çünkü insan daha embiriyonken (fatal biçimde), yani tamamlanmamışken eksik bir varlık olarak anne karnından dışarı çıkıyor. Böylece, anne karnında tamamlaması gereken süreci dışarda (anne bakımına muhtaç biçimde) tamamlamak zorunda kalıyor. Halbuki diğer hayvanlar öyle değil. Onlar doğduktan kısa bir süre sonra anneden ayrılıp doğaya karışıyorlar. İnsan ise erken doğuyor. İnsanın erken doğum yapması bir çeşit zorunluluktan kaynaklanıyor. Halbuki insanın da diğer hayvanlar gibi doğduktan sonra kendi kendine yetebilmesi ve kendi ayakları üstünde durabilmesi için anne karnında çok daha uzun üre kalması gerekirdi. Ancak kadının genital yapısı buna uygun değildir. Çünkü zaman içinde insan arka ayakları üzerine dikilen dik omurgalı bir mememliye dönüşüyor. Dolayısıyla, eğer uzun hamilelik geçirdikten sonra sözgelimi 9 ay yerine 49 ay sonrası doğum olsaydı o zaman hem annenin hem de bebeğin yaşamı tehlikye girecekti. Doğum esnasında hem anne hem bebeğin ölüm riski çok yüksek olurdu. Biri ya da ikisi ölürdü. Bu durumda insan nesli tükenebilirdi. Doğa ölümü önlemeyi ve neslin devamını sürdürmeyi bir çeşit fatal doğumla (erken doğumla) çözmüştür. Çözmüştür çözmesine ama beraberinde eksiklikler getirmiş, bizim görmediğimiz sosyo psişik sorunlar bırakarak insanın yaşam serüveninde sorunlarla birlikte yer etmiştir. (İnsanın, daha sonraki yaşamı boyunca sürdürdüğü çaba bir çeşit tam olma çabasıdır. Ve yanısıra tam olamayı başardıktan sonra –ya da öyle sanarak- onu aşıp bir çeşit mükemmelik çabası içine girerek bu eksikliği tamamlama çabasıdır yaşam serüveni, denebilir.)

2) İnsan duygusal açıdan da eksik doğar: Biz(ler) genellikle insanı iyi bir varlık olarak görür ve düşünürüz. Çünkü öyle eğitiliriz. Bu eğitim biçimi ve bunun sonucunda böyle düşünmek doğru değil. Oysa doğuştan iyi ya da kötü insan yoktur, böyle kategorik ayırımlarla dünyaya gelişten bahsedilemez. İnsan iyi ve kötünün -bunlar her ne ise- toplamıdır. İnsan, ruhsal ve duygusal olarak bünyesinde iyiyi barındırdığı kadar kötüyü de barındırr. İyilik ile kötülük onun ruhunun derinliklerinde hırlaşıp duran iki köpek yavrusu gibidir. Hangisini beslerse o büyür, gürbüzleşir, öne çıkar. İşte eğitim burada önem kazanır. Biçimine göre iyiyi ortaya çıkardığı gibi kötüyü de galebe çalabilir. Nitekim dünyada/veya dünyaya en büyük kötülüğü yapanlar en eğitimli kişiler değil mi? Çağlar içinde bunu dehşetle müşahade ederiz. Bu yüzden insanoğlunun yaşam macerası kötüyü alt ederek iyiliği galebe çalma mücadelesidir. Kötülük, mevzii olarak alt edebilir ama zamanda asla yok edilemez. Çünkü kötülüğü yok etmek demek, onunla birlikte insanı yok etmek ortadan kaldırmak demek olur. (Bütün ailelerin, okulların, öğretmenlerin, hatta peygamberlerin ve kutsal kitapların çabası ve iddiası insandaki “iyi”yi bulup ortaya çıkarmaktır.)

3) İnsan bedensel olarak eksik doğar: Hiç bir insan fizyolojik olarak tam değildir. Sadece doğumda değil, bir çok yaşam paratiğinde bu açıkça görülür. Sözgelimi, yeme, içime, beslenme ve barınma gibi hususlarda da bu böyledir. Nitekim insanoğlu birçok bakımdan diğer hayvanlarla kıyas kabül etmeyecek bir acizliğe sahiptir. Misal, yemeyi ele alalım. Herhangi bir hayvan bulduğunu yer, sindirim sistemi onu içerde bünyesine uygun hale getirerek dönüştürür, hayvan da yaşamını buna göre yüksünmeden, mızmızlanmadan, şikâyet etmeden sürdürür. Oysa insan yiyeceğini önce dışarda arar, bulur, pişirir, dönüştürür, süsler, yenilecek hale getirir, sonra yemeğe çalışır ki kimi zaman zaman bunca zahmetli süreçlere rağmen yediğini beğenmez, şikâyet eder. Bazen yemekten dolayı zehirlenir, bazen de türlü hastalıklara yakalanır. Böylece yemek insan için yaşamının en önemli zevkelerinden biri haline gelmiştir zamanla. Sanki insanlar yaşamak için yemiyor, yemek için yaşıyor gibi.. (İnsanın yaşam macerası, adeta bir yeme içme macerasıdır.) Sadece yemek meselesinde değil, bir çok başka bakımdan da insanoğlu hayvanla fizyolojik olarak yarışamayacak düzeydedir. Misal barınma. Hayvanlar kışın soğukta yazın sıcakta yaşamlarını şikayetsiz sürdürürler. Çünkü onlar kendilerine uygun ortamları bulur orda ona göre yaşarlar. İnsan ise açgözlü bencilliği sayesinde her yeri ele geçirmenin peşinde olduğundan bulduğu yeri kendine uydurmaya çalışır. Bunu da çoğu kez başaramaz. Bu yüzden doğanın menbaını, canlıların ve en nihayetinde kendisinin yaşam alanlarını tahribe yönelir. (İnsanoğlunun barınma serüveni acıklı bir biçimde birçeşit bindiği dalı kesme serüvenidir.)

4) İnsan fizyolojik bakımdan da mahcurdur/kısıtlıdır/eksiktir İnsanın üç tür ihtiyacı var: Doğal ve zorunlu ihtiyaçları, doğal ama zorunlu olmayan ihtiyaçları, ne zorunlu ne de doğal olmayan ihtiyaçları var. Örneğin yeme içme gibi doğal ve zorunlu ihtiyaçları var; seks ve cinsellik gibi doğal ama zorunlu olmayan ihtiyaçları var; kültür sanat gibi ne doğal ne de zorunlu olmayan ihtiyaçları vardır. İnsanı hayvandan ayıran ilk iki ihtayaç türü değil. Çünkü onlar aynıyla bütün hayvan alemi için de geçerlidir. İnsanı asıl insan yapan zorunlu ve doğal olamayan ihtiyaçlarıdır. Bunun en belirgin örneği kültür ve sanattır. Çünkü insan yaşamı boyunca kültür ve sanatla uğraşmadan, kültür ve sanat üretmeden de yaşıyabilir. Bunlar ne doğaldır, ne de zorunludur. Ama bunlarsız insan hayvana yaklaşır, hayvan gibi yaşar. İnsanı insan yapan yaşamında kültür, sanat, felsefe, din, hukuk, siyaset gibi sonradan ürettiği şeylerdir. Bunların hiçbiri hayvanlarda yok. Oysa yeme, içme, barınma, cinsel birleşme, üreme, barınma vb bütün doğal ve zorunlu, doğal olmayan ama zorunlu pratiklerin hepsi hayvanlar aleminde vardır. O yüzden vicdan sahibi bir varlık olarak adil olmaya çalışmasıyla; ne doğal ne de zorunlu olmayan ihtiyaçları dolayısıyla kültür sanat üretmesi bakımından hayvan(lar)dan ayrılır. Bütün yaşamı bundan doğan adaletsizliği ve anlamsızlığı giderme çabası içindedir. Nietzesche’nin dediği gibi iki büyük sorunu vardır insanoğlunun kavlü beladan beri.. Bunlardan biri anlamsızlıktır diğeri de adaletsizliktir. Adaletsizliği gidermek için hukuku bulmuş, anlamsızlığı gidermek içinse sanatı bulmuştur.. Ne ki maalesef, ne hukuka ulaşabilmiş tam olarak, ne de sanat ona.. Mücadele devam ediyor. (Moral bir varlık olan insanoğlunun insanlaşma –humanizatin- macerası bir çeşit adil bir hukuka ulaşma çabası ve kültür-sanat yaratma macerasıdır, denebilir.)

5) İnsan tür bakımından iki büyük trajik hikayeye sahiptir: Hikayelerden biri cinselliğin peşinde geçen koşuşturmaların oluşturduğu serüvendir. Diğeri ise statü peşinde koşma çabalarıdır. Cinselik hikayesinin temel itici gücü üreme güdüsüdür. Güçsüzlüğünden dolayı devamlı ve gereğinden fazla birleşme ve üreme arzusu türün devamını sağlamaya ve dünyada kalmaya dönük bir istenci barındırır. Çünkü doğa ve diğer hayvanlar karşısındaki güçsüzlüğünü, diğer hiç bir hayvanda olmayan bir özellik olarak, her an/zaman birleşmeye hazır bir varlık olarak, her an/zaman doğurabilme yeteneğini avantaja çevirerek neslin devamını sağlamıştır. Oysa hayvanların çiftleşme ve doğurma zamanları bellidir ve belirlidir. Halbuki insan irade sahibi bir varlık olarak seçim yapan ve istediği zaman istediğini yapan bir edime/yeteneğe sahiptir. Gelişme ve teknoloji bu sayede olmuştur. Ne ki bugün teknoloji artık onu bu noktada rahatlamış görünmekle birlikte bir başka açıdan sonunu hazırlamaktadır. Çünkü yapay zeka, robotlar, siborglar onu içine alıp zaman içinde kendi istekleri/ “arzuları” doğrultusunda dönüştürebilme yetenekleri ile insan türünü yok etme potansiyeli ve riski taşımaktadır.

İnsanoğlunun yaşam serüvenindeki diğer hikayesi ise statü endişesidir. Kendindeki güçsüzlüğü “arızalı beyni” ile güce dönüştürerek (kasa (para), (masa) makam, nisa (arzu) ve (nasa)silah gücü ile) kısa ömürünü garantiye alma ve diğer hemcinsleri karşısında daha yaşanır ve daha üstün olma güdüsü ile hareket eder. (Bununla, ölecek, ezilecek, yok olacak ben değil diğeridir, der mefhumu muhalifinden.) Zaten cinselliği motive eden de güçtür. Yaşlı da olsa erkeğin genç kadın arzusu (çünkü doğurgan olan genç kadındır- kalçalı ve göğüslü-, kalça rahat ve normal doğum için gereklidir, göğüs de doğduktan sonra bebeği yaşatacak beslenme kaynağıdır); kadının da güçlü erkek arzusu (dölleme yeteneği içindir) bundandır. Erkekteki güç eskiden kas gücü ile sembolleşirken günümüzde yakışıklılık, para sahibi olmak ya da mevki makam sahibi olmak güç kaynağı gibi görülmektedir. Aslında bu, kapital(izm)in hükmünün geçerli olduğu dünyada yabancılaşmanın ulaştığı evreyi gösterir aynı zamanda.

6) İnsan beyinsel olarak da sorunlu olmakla birlikte işlevsel bozukluğa sahiptir: Şimdi insanı diğer varlıklardan ayıran ve giderek bu sayede herşeyi denetleyen aklın kaynağı beyin meselesini biraz daha tafsilatlı açalım.

 

Beynin İşlevsel Bozukluğunu Gidermeye Çalışan Varlık Olarak İnsan

İki büyük mücadele içinde olagelmiş (güya akıl sahibi bir varlık olarak) insanoğlu. Biri kendisiyle giriştiği mücadeledir, öbürü doğayla giriştiği mücadeledir. Kendisi ile mücadele silahları, silahlar savaşları, savaşlar ise vahşeti, ölümü kıyımı getirmişti, hem de hiç bir hayvanın yapamayacağı biçimde bir kıyımı… Doğa ile mücadele ise alet adavatı, o da sanayileşmeyi, sanayileşme ise kirliliği getirerek dünyayı yaşanmaz hale getirmiştir, hem de hiç bir hayvanın doğaya reva görmediği bir biçimde. Şimdi sorarım size, bir an düşünün ve büyük resme bakın; “bu mu akıllı varlık?” Bu olsa olsa bir arızanın sonucu olabilir.

İnsan beyni 1914 yılına gelene kadar sadece içten patlamalı motorları icat etmekle kalmamış, bombalar, makineli tüfekler, denizaltılar, alev püskürten makineler ve zehirli gazlar da üretmeyi başarmıştır. Bunlar, zekânın deliliğin hizmetinde kullanılmasına verebileceğimiz sadece birkaç örnek! Almanya’da yaşananlar, İspanya iç savaşı, Kızıl Kmer rejimi döneminde yaşananların yirmibirinci yüzyılda da yaşandığına tanık oluyoruz. Sadece birbirini yok etmek mi insanoğlunun tek marifeti. Değil elbet. Oksijen üreten ormanların yok edilmesi, bitki ve hayvan yaşamalarına yapılan saldırılar, hayvanların üretme çiftliklerinde insanlık dışı muamelelere maruz kalması ve nehirlerin, okyanusların ve havanın zehirlenmesi gibi, yaşam formlarına ve gezegenimizin kendisine karşı uygulanan eşi emsali görülmemiş vahşet, insanlardaki kolektif bozukluğu gösteren diğer işaretler değil mi?. Kısacası, açgözlülükle hareket eden ve bütünle olan bağının farkında olmayan, kontrol edilmediği takdirde kendi sonunu getirecek davranışlarda bulunmayı sürdürmektir insanoğlu. Hani akıllı varlıktı. Bu akıllılıkla açıklanabilir mi? Bu onun beyninde bulunan bir bozukluktan başka ne olabilir. Kendi elleriyle gözlerini oyan, yani birbirini hunharca kırıp geçen ve kendi (güya akıllı beyniyle) yaşadığı evi tahrip edeni, yanı yaşadığı doğayı yok eden bir insan! Böyle bir varlık topyekün ve büyük resme bakıldığında akıllı adedilebilir mi? Biraz daha sürdürelim olan bitene bakmayı.

Korku, açgözlülük ve erk hırsı ülkeler, kabileler, dinler ve ideolojiler arasındaki savaşın ve şiddetin arkasındaki psikolojik tetikleyiciler olmakla kalmazlar, aynı zamanda kişisel ilişkilerde sürekli olarak çatışmalar yaşanmasına da neden olurlar. Bunun bir sonucu olarak kendimizi korkudan arındırmak için, dolması mümkün olmayan dipsiz bir kuyu gibi hep fazlasını isteyerek ve yanlış yönlendirilmiş eylemlere girişerek tatmin olmaya çalışıyoruz.

İyi bir insan olmak, iyi bir insan olmaya çalışmakla değil, içinizde zaten mevcut olan iyiyi bulmakla ve bu iyiliğin ortaya çıkmasına izin vermekle mümkün olabilir. Çünkü insan sadece iyiden müteşekkil bir varlık değil. Kendi başına bırakıldığında ya da yanlış eğitildiğinde veya yanlış yönlendirildiğinde yapacağı kötülükler karşısında iyiliğin esamesi bile okunmaz. Soralım kendimize, hangi aslan bir günde üçyüzbin insanı öldürebilir. Hangi kaplan bir günde milyonlarca dekar alanı yok ederek karbondioksit tarlası yapabilir. Hangi zürafa göğü delip zehirli ışıklarla doğayı ve dünyayı yaşanmaz hala getirebilir. Veya hangi yüzbinlerce aslan, kaplan, zürafa, kurt, çakal, tilki, vaşak vs. siz ne isterseniz onu deyin…

Güya biz dünyayı iyi bir yer haline getirecektik. Herkes için yaşanabilir bir yer. Böyle soylu ideallerimiz de yok değil hani. Fakat biz kendimizi tam olarak tanımadan ve değişmeden dünyayı değiştirmeye çalıştık. Örneğin sosyalizm uğruna verilen çaba ve ortadan ayrılan dünyayı ele alalım. Esas itibariyle soylu ideallerden esinlenen Komünizm’in tarihi, kendi içsel gerçeklerini, yani bilinç durumlarını değiştirmeden önce dışsal gerçeği değiştirerek yeni bir dünya yaratmak isteyenlerin başına neler gelebileceğini açık bir şekilde gösterdi bize. İnsan bilincinin köklü bir dönüşümden geçebilmesi mümkündür. Hindu öğretilerinde, bu dönüşüme aydınlanma adı verilir. İsa’nın öğretilerinde, buna kurtuluş, Budizm’de ise ıstırabın sonu denir. Bu dönüşümü tanımlamak için özgürleşme ve uyanış gibi terimler de kullanılmaktadır. İslam’da insan-ı kâmil, ermiş, evliya gibi terimlerle bu açıklanmaya çalışılır. Bunları demek kolay ama yapmak zordur. İnsanoğlu bunu demiş ama yapmamıştır. Bunun için iyi insanlar da yok değil. Bu uğurda mücadele veren “iyi insanlardan biri” olan ve aynı zamanda bir din adamı, bir bilim insanı, bir papaz bilimci olan Bruno’nun deyişini burada hatırlamakta yarar var: Diyor ki, inançları uğruna yakılmayı göze alan bu adam; “Tanrı iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Kötü insanlar ise kendi iardelerini yeryüzüne hakim kılmak için tanrıyı kullanırlar.” Mallesef bu gün kendi emelleri için kendi tanrılarını, inançlarını, ideolojilerini kullananların sayısı gerçek iyiliği yeryüzüne hâkim kılmaya çalışanlardan kat be kat fazladır. Peki umutsuz muyuz? Asla... Çünkü insanoğlu doğal ve zorunlu olmayanı sırf insan olduğu için yaratabilen bir varlıktır aynı zamanda. Bu da bizi umutlu kılıyor elbette. Ama bu kendimizi tanımamıza engel olmamalı. Ne olduğumuzu bilmeden ne olmamamız gerektiğini kavrayamayız çünkü.

Ölümü Kolay Karşılamak İçin Doğan Din(ler) de Yapamadı

İnsanlığın bu konuda en büyük başarısı sanat, bilim veya teknoloji alanlarında yarattığı büyük eserler değil, kendi bozukluğunu ve deliliğini tanımış olmasıdır. 2600 yıl önce Hindistan’da yaşamış olan Guatama Siddharta, bu olguyu bütün açıklığıyla gören belki de ilk insandı. Daha sonra, kendisine “aydınlanmış kişi” anlamına gelen Buda unvanı verilmişti. Yalın ve güçlü olan öğretileri (tıpkı diğer benzerleri gibi) kendi müritleri tarafından bile saptırıldı ve yanlış yorumlandı. Nitekim Müslümanlık kılıçla fetihlere girişti; Hristiyanların kutsal haçlı seferleri kan revana bulandı; Museviler başlarına gelenlerin intikamcısı haline dönüştüler adeta. Sonuç olarak, dinler birleştirici olmaktan çıkıp, büyük ölçüde bölücü güçler haline geldiler. Tüm hayat formlarının tek bir bütün oluşturduğunu öğreterek şiddete ve nefrete son vermek yerine, daha çok şiddet ve nefret ürettiler; bunu getirerek, hem insanları ayrıştırdılar, hem de sadece farklı dinler arasında değil, dinlerin her biri içinde de daha çok bölünmelere neden oldular.

Bu ideolojileri ve inanç sistemlerini kullanarak, kendilerini “haklı” diğerlerini “haksız’’ çıkarmaya ve böylece diğerlerini öldürmeleri gereken “düşman”, “inançsızlar” veya “kâfirler” olarak tanımlamaya başladılar. Böylece, “Tanrıyı” insanın suretinde yaratma gayreti içine girdiler. Ezeli, ebedi, sonsuz ve tanımlamaz olan bir varlık, insanların “benim tanrım” veya “bizim tanrımız” olarak inanması ve tapınılması gereken zihinsel bir puta dönüştürülmüş oldu.

Bu gidişe karşı kendi içinden muhalifer çıkartmıştır insanoğlu. Mistik akımlar, İslamiyet’teki sufizm, Musevilikteki hasidzm ve Kabala, Hinduizm’de büyük tamlık zen felsefesi de böyle doğmuştur. Bu öğretilerin büyük çoğunluğu yerleşmiş geleneklere karşı çıkan, put kırıcı öğretilerdi.

 

Kendi Sonunu Hazırlayan Varlık Olarak İnsan

Sadece mitolojilerin değil, ideolojilerin ve inanç sistemlerinin de sonuna geliyoruz. Ben kimim? Ben bunu görebilenim. Düşünceden önce gelen farkındalık ve düşüncenin ( veya duygunun ya da duygusal algılamanın) gerçekleştiği alanım. Eğer insan beyninin yapısı değişmeden kalırsa, temelinde aynı olan bir dünyayı, içerdiği tüm kötülükler ve deliliklerle birlikte aynen ve tekrar yaratma durumuyla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır.

İnsan hayatı ve insan bilinci gezegenimizdeki hayatla özünde bir bilinç durumu eriyip çözülürken, gezegenin pek çok yerinde eşzamanlı coğrafi ve iklimsel değişiklerin ve doğal afetlerin yaşanması sözkonusu. Nitekim bizler bunların bazılarına tanık olmaya başladık bile. Kendi sonunu getiren Amok Koşucusu gibi koşan insanoğlunun trajik hikâyesine dönüşmeden insanlık bu gidişatı behemahal önlemelidir.




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları
Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail *
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)

Köşe Yazıları
Facebook
Twitter
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Fotoğraf Galerisi
Iğdır Resmi Siteler
Gazeteler

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi