Ebru ÖZTÜRK : NİHAİ HEDEF; ENGELSİZ ENGELLİLER Çoğu zaman unutulan, kendisinin ve/ya yakının engelli olması ile hatırlanan engelliler, &ou...           • HAYVAN PAZARI SERHAT KUMTEPE'YE VERİLDİ Seçilmiş Iğdır Belediye Başkanı Yaşar Akkuş görevden uzaklaştırıldıktan sonra Kayyum V...           • TAMER AKBULUT’A VEDA YEMEĞİ VE PLAKET... Iğdır İl Tarım ve Orman Müdürlüğünde 5 yıldır İdari ve Mali İşler Şube Mü...           • Iğdır Üniversitesi ile ATABAGD Arasında Protokol İmzalandı Iğdır Üniversitesi ile Artvin Tıbbi Aromatik Bitkiler Araştırma ve Geliştirme Derneği Artvin ...           • TADDEF’ten Azerbaycan Konsolosuna Hayırlı Olsun Ve Başsağlığı Ziyareti Türkiye Azerbaycan Dostluk Dernekleri Federasyonu Iğdır Azerbaycan Evi Derneği  ve T&uum...           • SU HAVZALARINDAKİ NİTRAT MERCEK ALTINDA Sularda Tarımsal Faaliyetlerden Kaynaklanan Kirliliğin Kontrolü Projesi kapsamında çif...           • Azerbaycan'da Düşen Helikopterdeki 16 Asker Öldü Azerbaycan'da tatbikat sırasında düşen askeri helikopterde bulunan 16 asker hayatını kaybetti...           • Türk-İş İl Temsilcisi Kaman: Asgari Ücret İnsan Onuruna Yaraşır Olmalı Türk-İş Iğdır İl Temsilcisi Mehmet Sıddık Kaman 2022 yılında geçerli olacak asgari &uu...           • PANDEMİ ÖĞRENCİLERİ DEĞİŞTİRDİ Dr.Öğr. Üyesi Gülhan Gökçe Ceran Yıldırım: ‘’Yüz y&uum...           • Uzman Psikolog Tutku Sever Kliniğini Açtı Emekli öğretmenler Sabiha Sever ve Adnan Sever’in kızları Tutku Sever özel klinik ...           
Site İçi Arama
Haber Arşiv
     
Son Videolar

Kurdish Müzik: Govenda Kurda
3822 İzlenme, 0 Yorum

Ceylan Adı Ceylan - Azeri
3893 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Yüksel Babal'ı Unutmaz..
3738 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Valisinden Yağmur Şiiri
1198 İzlenme, 0 Yorum

Kul Yusuf Kümbeti
3385 İzlenme, 0 Yorum

Ahura Mazda Iğdır'da
3203 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Ejder Kervansarayı
3657 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Şahmeran Efsanesi
3815 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'dan Defile Görüntüleri
3572 İzlenme, 0 Yorum

Çözüm Sürecine Dövmeli Destek
4261 İzlenme, 0 Yorum

Navên Kurdi Bidin Zarokên Xwe
3336 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır kMM'den Görüntüler
3139 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Zahiro İdîr'e Dibeje
3541 İzlenme, 0 Yorum

Aşık Hizani Iğdır Eşliğinde
3615 İzlenme, 0 Yorum

Dengbej Sesi Eşliğinde Iğdır
3298 İzlenme, 0 Yorum
Iğdır Nöbetçi Eczaneler

Uzun Ve Lezzetli Yaşamın Sırrı - Av.Mahmut ALINAK

Uzun Ve Lezzetli Yaşamın Sırrı

Yazar: Av.Mahmut ALINAK |  Tarih: 25 / 10 / 2021 |  Yazı Okunma: 190


Tek tesellimiz, annemin mutlu ve uzun yaşamın sırrını çözmüş olmasıydı.

Bunu, her yeni günü son günüymüş gibi hissederek yaşamak ve böylece hayata doymakla sağlamıştı. Hayata doyanların uzun bir ömür geçirdikleri gibi ölümden de korkmadıklarını söylüyordu.

Gördüğü nesnelere bir âşığın meftun gözleriyle bakıyordu. Bu öyle derin bir bakıştı ki, yeşil daha yeşil, mavi daha maviydi onun gözlerinde. Bu yüzden herkesin gördüğünden kat kat fazlasını görür, daha fazlasını hissederdi. Böylece kısacık ömrüne birkaç ömür sığdırmıştı.

Biz, yitip giden zamana içimiz yanarak, saniyeleri bile boş geçirmek istemiyorduk. Annemin ellerini avuçlarımızın içine alıp okşuyor, öpüyor, öpüyorduk. Mutlu bir sakinliğe bürünen gül pembesi yüzünü ve sevgi dolu gök mavisi gözlerini ruhumuza işlemek istiyorduk.

Annemin hastalığı köyde üzüntüyle karşılanmıştı. Köyde bu kadar seveninin olması göğsümü kabarmıştı. Böyle bir annenin çocuğu olmak büyük bir ayrıcalıktı. Sanki sadece bizim değil bütün köyün annesiydi. Bir melek gibi herkesin yardımına koşmuştu. Herkeste ayrı bir anısı, ayrı bir hikâyesi vardı.

Anneciğim bir şafak vakti ayrıldı aramızdan. Bu benim için tarifsiz bir felaketti. Kendimi o güne kadar hiç annesiz düşünmemiştim. Onunla var olmuş, onunla yaşamıştım. Hayata gözlerimi açtığımda ilk onu görmüştüm. İlk onun sesini işitmiş, ilk ona gülümsemiştim. Bir yerim ağrıdığında, acıktığımda, ya da susadığımda çığlığımı ilk ona duyurmuştum. Yani çocukluğumun tüm ilklerini onunla yaşamış, genç kızlığımın tüm sırlarını onunla paylaşmıştım. Hayatım ondan ibaretti ve o şimdi yoktu. Artık ben de yoktum. Annem gidince yanında ruhumu da alıp götürmüştü.

Bir cesetten farksızdım.

Onu evden alıp götürdüklerinde dünya başıma yıkılmıştı.

Gözlerimi açtığımda babam başımda ağlıyordu. Kardeşlerim kollarımın altına girerek beni mezarlığa götürdüler. Karnı deşilen nemli toprak iştahla annemi bekliyordu. Biliyordum, annem az sonra toprağın bağrında kaybolup gidecekti; artık ona hiç dokunamayacaktım. Ona dokunamamak ve onun dokunuşlarını artık hissedememek... Korkunçtu, inanamıyordum. Olamazdı böyle bir şey! Annemin koynunda kıvrılıp sonsuza kadar uyumak istiyordum. Uyumak ve her şeyi unutmak istiyordum. Acılarım ancak böyle dinebilirdi. Onu, o sonsuzluk evine uğurladıklarında, beni de toprağa gömmekteydiler.

“Annemin üstünü örten o kara yorgana sarınmak ve sonsuz bir huzura kavuşmak... İstediğim tek şey buydu.

Akşama kadar annemin yanında kaldım. Uzun uzun sohbet ettim. Başımı mezar taşma yasladım ve onunla geçen hayatımızı düşündüm. O hayatın bir tek günü için bile tüm ömrümü vermeye hazırdım; zincire vurulmaya, zincirlere vurulup zindana atılmaya hazırdım.

Gün kararmaya yakın omzumda bir elin dokunuşunu hissettim. Başımı kaldırıp bakınca babamı gördüm. Boynu bükük bir halde annemin mezarına bakmaktaydı. Çocuklar gibi iç geçiriyordu. Bitikti. Yüzü çökmüş, gözleri ağlamaktan şişmişti. Yavaşça çömeldi, titrek elleriyle annemin mezar taşlarına dokundu, sonra usul usul toprağı okşadı. Ağlıyordu. Mezardan bir avuç toprak aldı, gözlerini yumarak toprağın kokusunu hasretle içine çekti ve mendiline sarıp ceketinin iç cebine koydu. Sonra uzanıp annemin mezar taşını öptü.

Birbirimize tutunarak döndük eve.

Hayatla tüm bağlarım kopmuştu, kimseyle konuşmuyordum. Gönül kapımı herkese kapatmıştım. Hiçbir şeye istek duymuyordum. Sadece annemi düşünüyordum. Vahşi bir kayalıkta mahsur kalan yaralı bir kurt yavrusu kadar çaresizdim. Böyle güçten düşmüş olmak ağrıma gidiyordu, kapıldığım uyuşukluktan silkinmek, silkinip eski halime dönmek istiyordum. Ama iliklerimde kuvvetin zerresi bile kalmamıştı.

Günler ve haftalar böyle azapla geçti.

“Bir kuşluk vakti köye postacı geldi. Hasretle beklenen bir mektup, yeni bir haber ve taze umutlar demekti.

Onun geldiği günler köyde düğün havası eserdi. Herkes dışarı dökülürdü. Erkek çocuklar tırısa kalkan taylar gibi kanatlanıp postacıyı daha köyün başında karşılardı. Adımlarını çabuklaştırmış büyükler de, az sonra orada olurlardı. Kadınlar ise evlerinin önünde ellerini ya tevekkülle göbeklerinde birleştirerek ya da güneşe karşı siper ederek kalabalığın içinden merakla postacıyı seçmeye çalışırlardı.

Köyün muhtarı az sonra elinde bir mektupla bizim eve geldi. Mektup bana gelmişti. Sen göndermiştin. Zarfın ağzını isteksizce açtım. ‘Tahran seni bekliyor, neredesin Ramusan?’ diye başlıyordu mektubun.

Mavi bir kalemle yazmıştın. İnsanı göğün mavi denizinde gezintiye çıkaran bir havası vardı. Acelesizdin. Sözcükler aklın açtığı yolda sakinlikle akıp gidiyordu. Bir duygu selinden çok, tatlılıkla akan bir derenin ezgileri vardı satırlarında. Önüne katıp götürmüyordun, ama yan yana yürüyüp eşlik ediyordun. Yakmıyordun, serin bir akşam yeli gibi okşuyordun. Körkütük sarhoş etmiyordun, ama sersemletiyordun.

Okudukça nabız atışlarımın hızlandığını hissettim. Mektup bitecek diye telaşlanıyordum.

Satırların bir ışık şelâlesi olup karanlık dünyamı aydınlatıyordu. Beni çepeçevre saran o karanlığın ardında göz kamaştıran bir hayatın ışıkları yanıp sönüyordu. Hayat beni yaşamaya davet ediyordu.

Sen o mektubunla bilmeden beni hayata döndürdün.

Mektubunu göğsüme bastırıp seni düşündüm. Bir an seni özlediğimi fark ettim. Bu öyle arkadaşça bir özlem değildi, başka bir şeydi. Kalbim başka türlü çarpıyordu. Öfkelendim, kızdım kendime. Seni düşünmeyecektim, yine annemle baş başa kalacaktım. Ama bu kararım uzun sürmedi. Yapamıyordum. Seni kafamdan ne kadar atmaya çalışsam da, gelip gelip karşıma dikiliyordun. Sonra fark ettim ki, seni düşününce, içimi matkap gibi oyan o annesizlik acısından uzaklaşıyor ve onu daha bir tatlılıkla düşünüyordum.

Kör bir kuyudan çıktım sanki. Kendimi sana bıraktım. Hayat harikaydı. Sen beni boğmakta olan boyunduruğu paramparça etmiştin. Sen olmasan, o öldürücü karanlıkta kilitli kalacaktım. Kurtarıcımı, yani seni bir an önce görmek için sabırsızlanıyordum.

İki gün sonra Tahran’da idim.

Koşarak, kalbim deli gibi çarparak sana geldim. Kütüphanedeydin. İçeri girdim. Bir masada ders çalışıyordun. Kapının arkasında durup hasretle seni seyrettim. Heyecandan ölüyordum. Nefes alamıyordum, boğuluyordum. Koşup boynuna sarılmak, saçını okşamak ve seni öpücük yağmuruna tutmak istiyordum. Kendimi güçlükle tuttum. Beni fark etmedin. Önündeki kitaptan bazı notlar alıyordun. Bakışların, duruşun, kalem tutuşun... her hareketin ahenk içindeydi. Kusursuz bir resim kadar etkileyiciydin. Sana görünmek, görünüp kendini kaptırdığın o üretimli havayı bozmak istemedim. İçimde bir uğultuyla dışarı çıktım; geçmek bilmeyen zamanın çarmıhında seni bekledim.

Sen her saniyesi içime ateş gibi damlayan bir vakitten sonra geldin. Göz göze geldik. Heyecandan bayılacak gibiydim. Yüzünde canım bir gülümseme belirdi. Bana doğru yürüdün. Ben sanki bir uçurumun başındaydım. Adım atsam o uçurumdan aşağı yuvarlanacaktım. Donup kalmıştım. Yanıma yaklaştın. Kalbim sanki senin ayaklarının dibinde atıyordu. Elimi sıktın. Al, al beni yanında götür, diye haykırmak istiyordum.

Kütüphanenin bulunduğu ara sokağı geçip ana caddeye indik. Caddenin iki tarafı tıklım tıklım insan doluydu. İnsanlar bir ırmağın esmer iki kolu gibi dalgalar halinde yol almaya çalışıyordu. İki şeritli asfalt yolda akıp giden araç seli, kulakları sağır eden bir gürültü yayıyordu. Ben halimden memnundum. Bir kartalın demir kanatlarının gölgesinde göğün zirvelerine çıkıp, orada sarhoşça gezinen bir kuş kadar mutluydum.

Pehlevi Parkı’na gittik. Sevgililerin sokakta el ele tutuşmaları o zaman henüz yasaklanmamıştı. Park bir düğün yerine dönmüştü. O gün sanki sevgililer günüydü, birbirlerini sevenler yürek yüreğe verip kendilerini parkın kuytularına atmışlardı. Dünyayı unutmuşlardı, kumrular gibi mutluydular. Parkın bu havası beni de sersemletmişti. Elini usulca uzatıp bana bir dokunsan, ateş alıp cayır cayır yanabilirdim. Şakaklarımda alevlenen o zonklamayı içimde hâlâ duyarım. Annemi sordun bana. Gözlerim dalıp dalıp sana annemi anlattım. Köyümü, köyümün insanlarını anlattım. Neyse ki sen yanımdaydın, fazla acı çekmeden anlatıyordum. Sen de kendi babanı anlattın, İç geçirerek, ona duyduğun o yakıcı özlemi, yuvarlanan bir kartopu gibi git gide büyüyen o özlemi anlattın.

Akşam olunca bizim eve gittik. Hatırlarsan o gece kendimize zengin bir balık ziyafeti çektik. Ne sana, ne de ev arkadaşlarıma o gece iş yaptırmadım. Size hizmet etmekten garip bir tat alıyordum. Eski enerjime yeniden kavuşmuştum. Bunu sana borçluydum. Beni yeniden yaratmıştın. O gece bizde kaldın. Salondaki kanepede uyudun.

Sabaha kadar uyanıp uyanıp seni düşündüm. Gelip senin yanı başında bir kedi gibi kıvrılmak, sıcaklığını duyarak uyumak istiyordum. Çekinmesem gelecektim. Ama ya beni kovarsa diye, korkuyla ürperiyordum. Kızların uyuduklarından emin olduktan sonra kalbim davul gibi çarparak, parmaklarımın ucuna basa basa gelip, başımı kapının arasından uzatıyor ve karanlıkta seni seçmeye çalışıyordum. Ev karanlıkta kaybolmuştu. Kapının ağzında tetikte durup nefesine kulak kabartıyordum. En ufak bir seste yatağıma sıvışıyordum. Seninle aynı evde olmak, aynı geceyi ve aynı zamanı paylaşmak ve senin nefesini solumak tarif edilmez bir mutluluktu.

Sabah olunca gözlerimi bir aşık olarak açtım dünyaya.

Bu öyle sulu gözlü, hastalıklı bir aşk değildi. Beni kanatlandıran, güç veren ve ileri iten bir aşktı. Kendime daha da güvenir olmuştum. Kabıma sığmaz bir haldeydim. Yürüyüşüm değişmiş, bakışlarım parlaklaşmış, yüzümün rengi âşıkların o alevli rengine bürünmüştü.

Evet Ro, ben sana aşık olmuştum. Ama sen farkında değildin. Beni sadece bir arkadaş olarak görüyordun. İçimi ateş gibi yakan bu sırrımı birine açmış olsam belki biraz rahatlayacaktım. Ama utanıyor, gülünç duruma düşmekten çekiniyordum. Sana da açıklayamıyordum. Böyle bir şeyi sana nasıl söyleyebilirdim ki? Sana âşık olabileceğimi daha önce aklımın köşesinden bile geçirmemiştim. Bu sırrı gizli bir hamilelik gibi sakladım kendimde.

“Sana duyduğum bu saklı aşk aylarca sürdü. Çok acı çekiyordum; bu acıda bile garip bir tat vardı.

Ama artık bu yükü taşıyamaz oldum. Boğuluyordum. Dayanacak gücüm kalmadı. Son zamanlarda seni tırmalamaya başlamıştım. Durup durup azarlıyordum seni. Beni şaşkınlıkla karşılıyor, hareketlerime bir anlam veremiyordun. Kırılıyordun bana. Seni böyle haksız yere hırpalayınca gidip kuytularda zırıl zırıl ağlıyor, sonra da gelip senden özür diliyordum. Bu defa da sen huysuzluk yapıyordun. Biliyorsun, kırıldığında çok zor toparlıyorsun kendini. Böylece hem kendime, hem de sana zarar vermeye başlamıştım. Birkaç gün önce uzun uzun düşündüm ve kararımı verdim: Beni sokak ortasında bırakıp gitsen bile, sana içimi açacaktım.”

Ramusan’ın bu aşk itirafı Ro'yu hem şaşırtmış, hem de bir nehir gibi coşturmuştu. Başlarının üstünde bir şemsiye gibi duran ceviz ağacının altında ona sarılmamak için kendini güçlükle zapt edebilmişti

Aşk engel tanımazdı. Dağları aşar, aşılmaz setleri yerle bir ederdi. ( MAHABAD'DA ÖLÜMSÜZ AŞK romanımdan)

11:14




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları
Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail *
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)

Köşe Yazıları
Facebook

Twitter
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Fotoğraf Galerisi
Iğdır Resmi Siteler
Gazeteler
İstatistikler
Toplam: 2068939
Aktif: 23
Bugün: 973
Dün: 2033

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi