
.
Şiirlerimizin Tarihçesi-2 - Akay AKTAŞ

Şiirlerimizin Tarihçesi-2
Yazar: Akay AKTAŞ |
Tarih: 10 / 05 / 2026 |
Yazı Okunma: 135
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Halkımız Orta Asya bozkır kültürünü yaşarken dini ayinlerin yöneticisi olan Âşık tipinin prototipi konumundaki Kam ve Şamanlar yeri geldiğinde doğadan topladıkları otlarla ilaç yapıp hekimlik görevini sürdüren, yeri geldiğinde şölenleri ve dini ayinleri yöneten, beyin en yakınındaki kişi iken zamanla toplumsal statülerin farklılaşması, iş bölümünün gelişmesi gibi etmenlerle Şamanın özellikle din adamlığı görevini üstlenmesi ve şairlik mesleğini ikinci planda tutması sonucu ozan tipi ortaya çıkmıştır.
Şiiri müzikle birlikte sunan ozan, elinde kopuzu ile gezici bir tiptir ve dini bir görevi yoktur. Ozanın bütün Türk topluluklarında önemli ve saygın bir yeri vardır. Tarih içinde Türk şiirinin varlığı bugün âşık dediğimiz ozanlarla korunmuştur.
Ozanın elindeki kopuz Anadolu’ya gelindiğinde saza dönüşmüştür. Anadolu’da teli tanıyan ozan, kopuzunun bağırsak derisi ya da at kılından oluşan telini çıkarıp madeni tel takmış, madeni telin uzunluğundan yararlanarak kopuzunun sapını uzatıp teknesini büyütüp telin sızlamasından çıkan sese bağlı olarak da elindeki yeni oluşturduğu alete saz demiştir.
11. yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’ya gelen Türkler, boylar ve oymaklar halinde yayılırken, çoğunlukta bulunan Oğuzların kullandığı Türkçe Anadolu ağızlarının kökenini oluşturmuştur.
12 ve 13. yüzyıl, son Türk vatanı olan Anadolu’nun karmaşık, kararsız, acılarla yoğrulmuş oldukça canlı bir dönemini kapsar. Bu dönemde Moğol istilası sonucu birçok kitap ve kütüphane yok edilmiştir. Selçuklu sultanlarının devlet dili olarak Arapça’yı, ilim dili olarak da Farsça’yı kabul etmeleri Türk dilinin gelişimini ve Türk dili ile önemli eserler verilmesini engellemiştir.
Mevlâna’nın eserlerini Farsça yazması bundandır. Buna karşın önemli bir geçmişi ve düzgün bir geleneği olan Türk şiiri varlığını Anadolu’da yeni coğrafyaya ve yeni yaşam koşullarına bağlı olarak sürdürmüştür. O dönemde avam dili sayılan Türkçe’ye ilgisizlikten yakınan Âşık Paşa:
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere her giz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi ol dilleri
İnce yol ol ulu menzilleri
gibi söyleyişleri ile Türkçe’ye ve Türklere ilgisizliği ortadan
kaldırmak amacıyla eserlerini Türkçe yazarak bu dilin
gelişmesine hizmet edenlerin başında gelir.
Türk şiirinin sönmeyen ışığı Yunus Emre;
Ben yürürüm ilden ile
Dost sorarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre’nin çağı Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrini içine alır. Yunus Emre Şathiye’nin (mizahi) unutulmaz örneklerini
Kıldan köprü yaptırmışsın
Gelsin kullar geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
16. yüzyılda dini ve tasavvufi halk şiirine damgasını vuran Pir Sultan Abdal da:
Sivas ellerinde sazım çalınır
Çamlı beller bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Kâtip arzuhalim Şah’a böyle yaz
Klasik edebiyat adı ile de bilinen divan edebiyatı 13-19. yüzyıllar arası yüksek zümrenin ihtiyaçlarına cevap verirken Anadolu halkı geleneğine bağlı âşıklık geleneğini sürdürmüştür.
Bir Kadehle Bizi Saki Gamdan Azad Eyledi
Dehhani
Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönli anın gönlümi şâd eyledi
Od ile korkutma vâiz bizi kim la’l-i nigâr
Cânımuz bizüm oda yanmağa mu’tâd eyledi
Günümüz Türkçesiyle
Sâki, bir kadehle bizi gamdan kurtardı.
Gönlümü mutlu ettiği (için) onun (da) gönlü mutlu olsun.
(Ey) vâiz, bizi ateşle korkutma.
Çünkü güzelin dudağı, bizim cânımızı ateşe yanmaya (çoktan) alıştırdı.
Nedim: Meyhâne mukassî görünür taşradan amma
Bir başka ferah başka letâfet var içinde
Fuzuli
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
“Bana gönül ateşimde başka hiç kimse yanmaz; hafif sabah rüzgârından başka da kimse kapımı açmaz.”
Bazen insanlar kendini dinlemek şehrin bunalımlarından uzaklaşmak için yalnızlığı seçse de mutlaka bir yarana, eşe dosta ihtiyaç duyar. Sıkıntıya dara düştüğü zamanlarında yanında birilerinin olmasını ister. Kendisine yardımcı olup olamayacağını bilse bile birilerini arar. İnsanların varlığından huzur bulur ya da bulmak ister.
Fuzûlî, yalnızlığı o kadar içten anlatıyor ki... Türkçemizde yanmak kelimesi çok farklı anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlardan biri de acımaktır. Fuzûlî de beytinde yanmak kelimesini bu anlamda kullanmıştır. Yalnızlıktan dolayı içi yanmakta, yüreği sızlamakta, hayatı paylaşacak hiç kimse yoktur etrafında. İstiyor ki hâline acıyacak biri çıksın. Ne var ki yüreğindeki yangından başka ona sahip çıkacak, sıcaklık verecek hiç kimse yoktur.
İnsan zor zamanlarında kapısını çalacak birini arar; ancak Fuzûlî’nin kapısını sabah esen rüzgârdan başka hiç kimse yoktur. Divan Edebiyatında aslında sabah rüzgârı (bâd-ı sabâ) sevgiliden müjdeli haber getiren bir postacı gibi tahayyül edilir; ancak Fuzûlî için bu geçerli değildir. Hani rüzgâr estiği zaman, rüzgârın etkisiyle kapı açılıp kapanır ya, işte bad-ı saba sadece öyle bir görev yüklenmektedir. Şairin yalnızlığını geçici bir süre, kendisine ses vermek suretiyle paylaşmaktadır. Bu, ancak mekanik bir paylaşımdır.
YAHYA KEMAL
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de kol
Karacaoğlan:
Güzel sevme derler,
nasıl seveyim.
Sevsem öldürürler,
Sevmesem öldüm.
Değirmenden geldim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del'olur aklı
On beş yaşında da kırk beş bölüklü
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Albıstan yanaklı Kürtler kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Bizim ilde üzüm olur alç'olur
Sızılaşır boz kurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Karac'oğlan der ki nolup nolayım
Akan sularınan ben de yunayım
Sakal seni cınbızınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Karacaoğlan gibi Avşar boyundan olan Dadaloğlu Osmanlı’nın zorunlu iskânı nedeniyle söyleyişlerine direnme edası katıp toplumunun sözcülüğünü üstlenerek:
Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden iller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan dağlar bizimdir
Belimizde kılıcımız Kirmanî(teşi)
Taşı deler mızrağımız temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir
Biçiminde yiğitlik edasıyla döneme damgasını vururken, toplumun yiğit sesi olan Köroğlu:
Top atılır kal’asından
Hak saklasın belasından
Köroğlu’nun narasından
Dağlar gümbür gümbürlenir
Diyerek halk şiirine yeni bir ahenk, tad ve görkemlilik katmıştır.
Halk şiiri Türk halkının sosyal ve kültürel yaşamının aynasıdır. Arı-duru bir dille pek çok tarihi olay ve sosyal olgu âşıkların dilinde ve telinde belgeleşir. Bu belge hiçbir zaman tarih değil, sadece o dönemin ileriki yıllara kalan izleridir.
Osmanlı toplum düzeni âşıkların dilinde yeri gelmiş:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı
Biçiminde kıyasıya eleştirilmiş,
Hiç gelmemek nurun âlâ nur imiş
Dağa çıksam ayısı var kurdu var
Düze insem sıtması var derdi var
Köye gitsem tahsildarda vergi var
Şaştım ağam bu salgının elinden
TANZİMAT DÖNEMİNDE
Türk edebiyatında bir edebi topluluğun doğmasına ortam hazırlayan ve topluluğa adını veren Servet-i Fünun dergisi etrafında eski edebiyat taraftarlarına karşı Edebiyat-ı Cedide adı ile güçlü bir grup oluşmuştur. Bu grubun önde gelen adlarından biri:
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa… var ol!
Gibi dillerden düşmeyen şiirlerin sahibi Tevfik Fikret’tir. Bunların faaliyetleri 1895-1900 yılları arasında olmuş 20. yüzyılın başlarında Türk edebiyatında değişik zevk, tarz ve fikir çatışmaları devam etmekle beraber, tarihin akışı, yeni yaşam tarzı ve halkın zevki sorunları önemli ölçüde gidermiştir. Divan edebiyatı ortadan kalkmış, tekke edebiyatının önemli bir etkinliği kalmamış, dilde sade Türkçe hakim olmuş, nazımda aruz ölçüsü yerini heceye bırakmıştır.
Gökalp,
Aruz sizin olsun, hece bizimdir.
Halkın söylediği Türkçe bizimdir.
Leyl sizin, şeb sizin gece bizimdir
Değildir bir mana üç ada muhtaç.
Gibi Türkçeyi bilinçli ve ateşli bir biçimde savunur. Genç Kalemlerle şiirde hece ölçüsü ve sade Türkçe gündeme oturur ve önem kazanır.
19. yüzyılın sonunda Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan, Rıza Tevfik ve Genç Kalemlerle bilinçli bir biçimde devam eden hece ölçüsüyle şiir yazma anlayışını benimseyip bütün şiirlerini ilkeli olarak hece ile yazan Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel kullandıkları arı-duru bir dille hece ölçüsüne ince ve kıvrak bir şekil verip Beş Hececiler denilen bir döneme damgalarını vurmuşlardır. Bunlardan Orhan Seyfi Orhon:
VEDA
Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın.
Alnına koyarken veda buseni,
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın.
Hecenin beş şairinin dışında kalıp herhangi bir topluluk
içinde yer almadan heceyle şiir yazan Kemalettin Kamu:
Sevgilim senin de geçer zamanın
Ne şöhretin kalır ne hüsn ü anın
Böyledir kanunu kahpe dünyanın
Dört mevsim içinde bir bahar olur
Biçimindeki söyleyişleriyle gönüllerde taht kurarken Ömer Bedrettin Uşaklıgil de mâni tarzının etkisiyle kaleme aldığı şiirlerinde kendine özgü bir biçim oluşturmuştur. Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra hepsi genç olup altısı şair, biri öykücüden oluşan yedi kişilik bir grup Yedi Meşale adını verdikleri bir kitap yayınlamaları ile kendilerinden söz ettiren bir ekol oluşturmuşlardır. Bunlar; Yaşar Nabi, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok ve Kenan Hulusi Koray’dır. Edebiyatın baş belası olarak gördükleri taklitten uzak duracaklarını belirten ve duygularını başkalarının manevi yardımına gerek kalmadan ifade edeceklerini söyleyen yedi genç başarılı da olmuştur.
Cumhuriyet devri Türk edebiyatında 1941’de oluşan Garip şiir hareketinin çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü Tanzimat’la birlikte batılı bir anlayışla gelişen Türk şiiri Garipçilerle yeni bir boyut kazanmıştır.
II. Meşrutiyet’ten sonra bazı güçlü şairlerin etkisiyle önemli yenilikler yapan Türk şiiri yeni anlayışla gelişimini sürdürürken şiirin gelişimi için farklı anlayışlarla sanatlarını sürdürenler görülmektedir.
Bu dönemde bir yanda Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif gibi şairler, kaynağı klasik edebiyata bağlı şiirlerini yazdığı; bir yanda da Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan ve Genç Kalemler, Beş Hececiler gibi topluluklarca sürdürülen halk edebiyatından yararlanılarak yazılan şiirlerin arttığı görülmektedir.
Davranın halaya durun koçaklar,
İşte baş, işte davul, işte meydan!
Güzel halay çeken, güzel kucaklar,
Güzeli sevmeyen çıksın aradan.
Gibi halk şiirini model alan ve halkçılar da denilebilecek şehirli aydın Ahmet Kutsi Tecer gibi şairlerin yaygınlık kazandığı böyle bir şiir ortamında serbest nazmın getirdiği rahatlıktan yararlanıp memleket sorunlarını dile getiren Nazım Hikmet çok soluklu şiirleriyle kuralları allak bullak edip çevresindeki ve kendinden sonraki şairleri etkileyip yığınları peşinden sürükler. Toplumcu, gerçekçi anlayışın önderliğini yapan Nazım Hikmet:
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte
yani yürekte
Mesela bir barikatta dövüşerek
mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
mesela denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet adlı üç gencin şiirlerini 1941’deGarip adlı bir kitapta toplayıp yayımlamalarıyla Türk şiirinde önemli bir yer edinen Garip hareketi doğar ve hızla yayılır.
Yüzyıllarca şiire girmemiş, girememiş ve giremeyecek gibi olan günlük insanı, olayları, duyguları işlemekle ön plana çıkan Garipçiler saldırılara uğramış, sonra estetik ve söyleyiş yönünden yeni şiirin sözde kalmayan bir uyarlamasını yapmışlardır.
Ağlasam sesimi duyar mısınız
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerinse kifâyetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
Şiirine benzer şiirler yazıp, şiirde özledikleri gibi yazma rahatlığına kavuşurlar.
Anadolu gerçeğini şiirleştiren Rıfat Ilgazla birlikte Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Irgat, A. Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Emre Gökçe vb. bulunmaktadır.Bu akımın devamcıları olarak görülen ve toplumcu şiir yazanlar olarak nitelendirilenler arasında:
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça
Ve ellerim kelepçede
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
terk etmedi sevdan beni
Gibi sosyal içerikli ve çarpıcı şiirleriyle Ahmed Arif görülür. daha sonra da Hasan Hüseyin, Ataol Behramoğlu ve
Dâvacı zengin, dâvalı yoksulsa
Zenginden yana işler yasa
Dâvacı yoksul, dâvalı zenginse
Dâvalıda kalır yine nizâlı arsa (sahibi tartışmalı arsa)
Dâvacı da dâvalı da zenginse dâvada
Özür diler çekilir aradan kadı
Dâvacı da dâvalı da yoksulsa bak,
Sade o zaman işte yerini bulur hak.
Gibi sosyal gerçekçi söylemi en iyi şiirleştiren şairlerden Can Yücel gelir. Bir ara popüler olup yöresel ağızla dilden dile söylenen
Şemsi Belli’nin:
ANAYASO
Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?
Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !
Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !
Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben yetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?
Şavata’dan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?
Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara'da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimasso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov?
Gibi sosyal içerikli şiirler de bu grupta sayılır.
HİKÂYE
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz! (Hüsnü Talil sanatı. Sevgilisi elini okşarsa kızışır mı serinler mi)
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!
Dediği hikâye adlı şiiriyle duygu yüklü söyleyişlerin en Güzellerinden birini sunan Cehit Külebi bunlardan sadece birisidir.
Elbette Türk şiiri sadece Anadolu sahasında gelişimini sürdürmemiştir. Anadolu dışındaki topraklarda yaşayan soydaşlarımız da Türk şiirine çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bunlardan Azerbaycan’da Şehriyar ve Bahtiyar Vahapzade; Türkmenistan’da Ata Atacanov, Gara Seyitliyev; Özbekistan’da Abdülhamit Süleymanoğlu; Kıbrıs’ta Özker Yaşın, Harid Fedai; Batı Trakya’da Ferruh Mehmet Pazvantoğlu, Bulgaristan’da Recep Kürklü, Ahmet Şerefli; Makedonya ve Kosova’ da Necati Zekeri, Enver Tuzcu, Osman Baymak, Nimetullah Hafız vb. Sadece birkaçıdır.
| Iğdırlı, Neden Çevre İllerden Daha Pahalıya Uçuyor? | ![]() |
| Murat AKKUŞ | |
| Şiirlerimizin Tarihçesi-2 | ![]() |
| Akay AKTAŞ | |
| Dilin Dile Getirdiğİ | ![]() |
| Fatma Çetin KABADAYI | |
| Yılın Annesi Nejla Işık | ![]() |
| Ayhan ONGUN | |
| Halkçı Eğitim Düşüncesini Canlandırma Olanakları | ![]() |
| Zeki SARIHAN | |
| Siyasi Ahlak | ![]() |
| Yusuf YILDIRIM Em.İl.Trm.Mdr. | |
| Jana Bê Deng | ![]() |
| Mehmet AVCI | |
| Bize Ne Oluyor Böyle? | ![]() |
| Adem TANIŞMAN | |
| Newroz'u olmazsa da Double W'yi özgürleştiren haberimiz.. | ![]() |
| Fakir YILMAZ | |
| Halepçe de elma kokusu var | ![]() |
| Ziya Yıldırım GÜNTEKİN | |
| Deprem bölgesinde matrah artışı ve vergi artırımı geldi | ![]() |
| Abdulhadi AKMUGAN YMM.Bağımsız Denetçi |
|
| Topçu Bebel Garcia'nın Franko faşizmini mundar ettiği eylem | ![]() |
| Daşkacı Ewdo | |
| 10 Ekim 2015 Ankara Garı! Affetmeyeceğiz, Unutmayacağız! | ![]() |
| Hasan ÇATAK | |
| NARİN | ![]() |
| Av. Resul Barış Mızrak | |
Iğdır Belediyesi
Iğdır İl Emniyet Müdürlüğü
Iğdır İl Tarım Müdürlüğü
Çevre Ve Şehircilik İl Müdürlüğü
Iğdır İl Milli Eğitim
Iğdır İl Sağlık Müdürlüğü
Iğdır İl Özel İdare
Iğdır Gençlik ve Spor
Iğdır Havalimanı
Iğdır SGK
Iğdır TSO
Iğdır Barosu
Aralık Belediyesi
Karakoyunlu Belediyesi
Tuzluca Belediyesi
Halfeli Belediyesi
Sitemizdeki yazı, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi